Aile Yılı'nda devlet destekli teşvikler arttı ama annelerin omzundaki görünmeyen yük büyük ölçüde değişmedi. Annelerin gündelik hayatına ilişkin veriler de buna işaret ediyor.
Bilgisayar mühendisi Buket
İşler, çocuk sahibi olduktan sonra özel sektördeki yazılım kariyerini bırakıp
akademiye yöneldi. Toplumsal cinsiyet ve erkeklikler üzerine çalışan Duygu
Altınoluk da LGS'ye hazırlanan 14 yaşındaki oğlunu bekar anne olarak büyütürken
akademide çoğu zaman çocuğu uyuduktan sonra çalışmak zorunda kaldı.
Anneler Günü öncesinde DW Türkçe'ye
konuşan iki akademisyen anneye göre, annelik hâlâ büyük ölçüde görünmeyen bakım
emeği, sürekli planlama ve çalışma hayatını buna göre yeniden kurmak anlamına
geliyor.
İlkokul üçüncü sınıfa giden bir oğlu olan İşler, yaklaşık 10 yıl
özel sektörde yazılımcı olarak çalıştıktan sonra son beş yıldır akademide. Bu
değişimin doğrudan annelik deneyimiyle bağlantılı olduğunu söylüyor:
"Çocuğum olduktan sonra bir süre daha yazılımcı olarak
çalışmaya devam ettim. Ancak zamanla akademik çalışma düzeninin benim için daha
sürdürülebilir ve aile hayatıyla daha uyumlu olduğunu düşündüm. Bu nedenle
akademiye yönelmek benim için daha makul bir tercih oldu."
Kucağında
bilgisayarla annelik
Altınoluk ise annelik ile çalışma hayatının nasıl iç içe
geçtiğini bir Anneler Günü anısıyla anlatıyor:
"Bir Anneler Günü resminde oğlum beni kucağımda
bilgisayarla çizmişti."
Akademide çalışma saatlerinin
belirsizliği nedeniyle anneliğin çoğu zaman gece vardiyasına dönüştüğünü
söylüyor:
"Doğduğu andan itibaren iş-yaşam dengesini kurmakta
zorlanıp o uyuduktan sonra çok daha yüksek performansla çalışmak zorunda
kaldığım bir süreç vardı. Bu her kadın için geçerli."
Anneler Günü öncesinde Türkiye'de annelik yeniden sembolik bir tartışmanın merkezine
yerleşti. Bir markanın Anneler Günü reklamı, evcil hayvan sahipliği üzerinden
"anneliğin değersizleştirildiği" gerekçesiyle eleştirildi; tartışma
kısa sürede kadınların ev içindeki rolüne ve bakım emeğine uzandı. Reklam
yayından kaldırılırken Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ile RTÜK anneliğin
toplumsal devamlılık ve aile içindeki rolüne vurgu yaptı.
Ancak aynı dönemde gündelik hayata ilişkin veriler, anneliğin
kültürel bir değerin ötesinde, büyük ölçüde kadınlar tarafından üstlenilen
ücretsiz bakım emeği, ekonomik kırılganlık ve istihdamdan kopuş riskiyle iç içe
geçtiğini ortaya koyuyor. Bu tablo, Aile Yılı kapsamında açıklanan politikalar
ile kadınların gündelik yaşamı arasındaki mesafeyi görünür kılıyor.
Bakım
yükü hâlâ annelerde
Aile Yılı'nın en güçlü söylemlerinden biri "güçlü aile."
Ancak TÜİK verilerine göre kadınlar
hanehalkı ve aile bakımına günde ortalama 4 saat 35 dakika ayırırken erkeklerde
bu süre yalnızca 53 dakika. Çocuk bakımında kadınların payı yüzde 94,4, erkeklerin
payı ise yüzde 2,3. İşler, bu tabloyu kendi hayatında doğrudan yaşadığını
söylüyor:
"Çocuğumun okul süreciyle birlikte günlük bakım, okul
düzeni ve ev içindeki sorumlulukların büyük kısmı hafta içi bende oluyor. Eşim
işten genellikle geç geldiği için hafta içi bu yükü daha çok ben üstleniyorum.
Hafta sonları ise eşim daha fazla destek olmaya çalışıyor."
Anne olduktan sonra iş hayatında en
zorlayıcı konunun iş sorumlulukları ile çocuğun ihtiyaçlarını aynı anda
yönetmek olduğunu anlatan İşler, okul çıkış saatleri, hastalık dönemleri ve ani
gelişen bakım ihtiyaçlarının çalışma düzenini doğrudan etkilediğini söylüyor.
"Destek bulmak her zaman kolay olmadığı için planlama yükü
de çoğunlukla annenin üzerinde kalıyor."
Kadın
dayanışmasıyla kurulan hayat
Altınoluk ise bu yükün yalnızca çalışan annelere özgü olmadığını
düşünüyor:
"Bu sadece çalışan kadınlar için değil. Ev içi ücretsiz emek
veren kadınlar da kendilerine ayırabilecekleri vakitten, uykularından ya da boş
zamanlarından feragat etmek zorunda kalıyor."
Bekar anne olarak bakım yükünü kadın dayanışmasıyla
örgütlediğini anlatıyor:
"Kadın arkadaşlarımızla dayanışıyoruz. Çocuğu kim alacaksa
haftalık olarak bölüşüyoruz. Eğer anneanne ya da babaanne desteği varsa oradan
ilerliyor."
Altınoluk'a göre toplumsal kurumlar da bu yükü pekiştiriyor.
Sağlık sisteminden gündelik yaşama kadar çocuk bakımının doğal sorumlusu olarak
çoğunlukla annenin görülmesi, anneliği daha da yalnızlaştırıyor.
Demografik kaygıya karşılık ekonomik gerçeklik
Aile Yılı'nın arka planında doğurganlık hızındaki düşüş bulunuyor.
"Ailenin Korunması ve Güçlendirilmesi Vizyon Belgesi"nde doğurganlık
hızındaki azalma, evlilik yaşının yükselmesi ve tek kişilik hanelerin artması
temel riskler arasında sayılıyor. Türkiye'de toplam doğurganlık hızı 2001'de
2,38 iken TÜİK'in 2024 verilerine göre 1,48'e geriledi.
Bu çerçevede evlilik ve çocuk sahibi olmayı teşvik eden
destekler öne çıkıyor. Yeni evlenen çiftlere yönelik faizsiz kredi desteği
kapsamında başlangıçta 150 bin TL olarak açıklanan tutar yaş kriterine göre 200
bin ile 250 bin TL'ye yükseltildi. Bakanlık verilerine göre 136 binden fazla
genç bu destekten yararlandı, toplam ödeme 8 milyar lirayı aştı.
Bu adım evliliği kolaylaştırmaya dönük bir destek olarak sunulsa
da, kadınların ekonomik konumuna ilişkin tablo daha derin bir soruna işaret
ediyor. Kadınların iş gücüne katılım oranı yüzde 36,8'de kalırken erkeklerde bu
oran yüzde 72. Kadınlarda kayıt dışı istihdam yüzde 19,4, tarımda ise yüzde
91,1. Üniversite mezunu kadınların ücretleri erkeklerden yüzde 17,4 daha düşük.
Bu nedenle evlilik kredisi, aile kurmayı teşvik eden sınırlı bir
mali destek sağlasa da, kadınların ekonomik bağımsızlığını ve aile içindeki
konumunu belirleyen istihdam, ücret ve sosyal güvence sorunlarına doğrudan
yanıt vermiyor.
Doğum
teşviki artıyor, bakım yükü değişmiyor
Aile Yılı kapsamında doğum teşvikleri de artırıldı. İlk
çocuk için tek seferlik 5 bin TL, ikinci çocuk için aylık 1.500 TL, üçüncü ve
sonraki çocuklar için ise aylık 5 bin TL destek öngörülüyor.
Doğum izni de uzatıldı. TBMM'de kabul edilen düzenlemeyle doğum
öncesi 8 ve doğum sonrası 16 hafta olmak üzere toplam 24 haftalık ücretli izin
uygulamasına geçildi. Babalık izni ise 5 günden 10 güne çıkarıldı. İzin
sürelerindeki bu belirgin fark, çocuk bakımına ayrılan zamanın ağırlıklı olarak
kadınlar tarafından üstlenildiğini gösteren tabloyla örtüşüyor.
Altınoluk, burada temel sorunun
anneliğin merkeze alınması olduğunu söylüyor:
"Hiçbir çocuk tek başına dünyaya gelmiyor. Sadece anne
tarafından büyütülmüyor. Burada ebeveyn kavramına bakmak lazım."
Babalık iznindeki sınırlı artışa dikkat çeken Altınoluk, bakım
sorumluluğunun eşit paylaşılmasına dönük adımların eksik olduğunu düşünüyor.
Doğum teşvikleri ve izin süresindeki artış, çocuk bakımına
ayrılan zamanı ve mali desteği artırırken kadınların işgücünde kalmasını
doğrudan güvence altına almıyor. Çocuk sahibi olmak kadınlar açısından hâlâ
istihdamdan kopuş riski anlamına geliyor. Hanesinde 3 yaşın altında çocuğu
bulunan 25-49 yaş arası kadınlarda istihdam oranı yüzde 26,9'a kadar geriliyor.
Milli Eğitim Bakanlığı verileri de bakım hizmetlerine erişimde
sınırlı tabloya işaret ediyor. Okul öncesi eğitimde net okullulaşma oranı 5
yaşta yüzde 82,5 iken 4-5 yaşta yüzde 60,8'e, 3-5 yaşta ise yüzde 49'a düşüyor.
İşler ise doğum izni ve esnek çalışma düzenlemelerinin ancak
gerçekten uygulanırsa anlamlı olacağını söylüyor:
"Bu düzenlemelerin sadece kâğıt üzerinde kalmaması, iş
yerlerinde gerçekten uygulanabilir ve annelerin kariyerini olumsuz
etkilemeyecek şekilde düzenlenmesi gerekiyor."
"Kadın
yarı zamanlı çalışsa da evde tam zamanlı çalışıyor"
2025'te yürürlüğe giren yönetmelikle devlet memurlarına
çocukları ilköğretim çağına başlayana kadar yarım zamanlı çalışma hakkı
tanındı. Ancak çalışanların maaş ve sosyal haklarının yarıya düşmesi tartışma
yarattı.
Kadınların hâlihazırda yaklaşık
yüzde 18'i yarı zamanlı çalışıyor. Altınoluk'a göre bu model çözüm değil:
"Kadın yarı zamanlı kamusal alanda çalışsa da evde tam
zamanlı çalışmaya devam ediyor."
"Acaba
çocuğumun hayatından mı çaldım?"
Altınoluk'a göre mesele yalnızca ekonomik değil; zihinsel yük de
belirleyici. Doçent olmasına rağmen ikinci çocuk konusunda ciddi tereddüt
yaşadığını anlatıyor:
"Çok çocuk seven bir insanım ama başka bir ülkede, başka
bir zamanda belki."
Ekonomik olarak görece güvenceli olmasına rağmen geleceğe
ilişkin kaygılar taşıdığını söyleyen Altınoluk, akademik kariyer, sendikal
faaliyetler ve annelik arasında sıkışmışlık hissini şöyle anlatıyor:
"Acaba onun hayatından mı çaldım, ona daha mı az annelik
yaptım diye düşünüyorsunuz."
Ve ekliyor:
"Bir kadın her zaman buzdolabında ne olduğunu bilir. Neyin
eksik olduğunu bilir. Ama erkekler çoğu zaman bu zihinsel yükün içinde
olmuyor."
Anneler Günü öncesinde anneliğe ilişkin güçlü söylemler öne
çıkarken iki annenin anlattıkları ile veriler aynı noktada buluşuyor:
Görünen ya da görünmeyen bakım emeği, planlama yükü ve iş
hayatını buna göre yeniden kurma zorunluluğu büyük ölçüde hâlâ kadınların
omzunda.


Yorumlar
Yorum Gönder