Ana içeriğe atla

19 Mart'tan bir yıl sonra: Türkiye'de yargıya güven nerede?

Ekrem İmamoğlu'nun 19 Mart 2025'te gözaltına alınmasıyla başlayan süreç İBB davasıyla devam ediyor. Aksoy Araştırma'ya göre davayı siyasi olarak görenlerin oranı yüzde 66'ya yükseldi.

Ekrem İmamoğlu'nun tutuklanmasından bu yana CHP her hafta içi İstanbul'un bir ilçesinde ve her hafta sonu bir ilde mitingler düzenliyor (14 Eylül 2025, Ankara)

İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun İstanbul Üniversitesi'nden aldığı lisans diplomasının 18 Mart 2025'te iptal edilmesinin üzerinden bir yıl geçti. 19 Mart 2025'te gözaltına alınan İmamoğlu, bundan dört gün sonra, 23 Mart'ta tutuklanarak Silivri'deki Marmara Cezaevi'ne gönderildi. CHP'nin Cumhurbaşkanı adayı İmamoğlu yaklaşık bir yıldır cezaevinde bulunuyor.

Bu süreçte açılan ve yüzlerce kişinin yargılandığı İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne yönelik "yolsuzluk" davasının ilk duruşması 9 Mart 2026'da İstanbul 40'ıncı Ağır Ceza Mahkemesi'nde başladı. Ancak yargılamanın seyri de tartışmaların odağında. Mahkemenin savunma sıralamasında Ekrem İmamoğlu'nu 106'ncı sıraya koyması, savunmasını ancak aylar sonra yapabileceği anlamına geliyor. Avukatları bu durumun yargılamanın usulüne aykırı olduğunu savunuyor. Avukatlar ayrıca mahkeme heyetinin tarafsızlığına ilişkin itirazlarda bulunarak reddi hâkim talebi sundu. Ceza Muhakemesi Kanunu'na göre böyle bir talep yapıldığında yargılamanın durması ve üst mahkemenin 15 gün içinde karar vermesi gerekiyor. Ancak savunma tarafına göre bu süreç işletilmeden duruşmalar devam etti.

Duruşmaların zaman zaman gergin tartışmalar eşliğinde ilerlediği ve bazı celselerin tartışmalı kararların ardından ertelendiği de yargılamaya ilişkin kamuoyuna yansıyan diğer gelişmeler arasında.

25 Kasım 2025 tarihinde kabul edilen iddianamede suçlamalara temel oluşturulan delillerin büyük bölümünün, etkin pişmanlık ve gizli tanık beyanlarına dayanması da tartışma yaratmıştı. 

Bu tablo yalnızca dava sürecine ilişkin hukuki tartışmaları değil, aynı zamanda Türkiye'de yargıya güven ve adalet algısını da yeniden gündeme taşıdı.

Kamuoyu araştırmaları ne söylüyor?

Türkiye'de yargıya güven konusu son yıllarda yapılan kamuoyu araştırmalarında dikkat çekici sonuçlar ortaya koyuyor. 2025 yılının başında yapılan ASAL Araştırma anketinde toplumun yüzde 71'i Türkiye'de adalet olmadığı görüşünü dile getirirken, adalet olduğunu düşünenlerin oranı yüzde 21'de kaldı.

PanoramaTR'nin Mayıs 2025 tarihli araştırmasında katılımcıların yüzde 62'si yargıya güvenmediğini ifade etti. 2025 sonbaharında yapılan Gündemar Araştırma ölçümünde ise toplumun yüzde 75'i yargının kötüye gittiğini düşündüğünü ifade etti.

Uzmanlara göre bu veriler, yargıya güven tartışmasının tek bir davayla açıklanamayacak kadar geniş bir toplumsal algıya işaret ettiğini ortaya koyuyor.

Yargıya güven neden tartışılıyor?

DW Türkçe'ye konuşan Aksoy Araştırma'nın kurucusu Ertan Aksoy'a göre Türkiye'de yargıya güven uzun süredir çok düşük seviyelerde seyrediyor. Aksoy, bu güvensizliğin yalnızca siyasi davalarla sınırlı olmadığını ve toplumun en temel suçlarda bile yargının etkili şekilde işleyeceğine dair güçlü bir inanca sahip olmadığını belirtiyor.

"Türkiye'de yargıya güven, İmamoğlu ve arkadaşlarının tutuklanmasından sonra daha da geriye gitmedi çünkü zaten yargı uzun süredir gidebileceği en dip noktada duruyor. Bundan daha fazla düşemiyor açıkçası."

Aksoy'un aktardığına göre hırsızlık, gasp veya taciz gibi adi suçlarda bile yargıya güven uzun süredir yüzde 19-20 seviyesinde ölçülüyor. Bu durum toplumun yaklaşık yüzde 80'inin bu tür suçlarda faillerin yaptıklarının yanına kâr kalabileceğini düşündüğünü gösteriyor.

Aksoy'a göre İmamoğlu davası toplumda aynı zamanda güçlü bir siyasi tartışma yarattı. Tutuklamanın hemen ardından yapılan ölçümlerde davayı siyasi olarak değerlendirenlerin oranı yüzde 58 civarında ölçülürken, Haziran ayında bu oran yüzde 63-64 seviyesine kadar yükseldi. Daha sonraki süreçte iktidara yakın medya ve siyasi aktörlerin karşı hamleleriyle bu oran bir süre gerileyerek yüzde 54 ve ardından yüzde 51 seviyesine kadar düştü. Ancak son ölçümlerde bu algı yeniden güçlendi.

"Toplumun yüzde 66'sı davayı siyasi görüyor"

Aksoy, "Son yaptığımız ölçümde bu davayı siyasi olarak görenlerin oranı yüzde 66'ya yükseldi. Bu oran bugüne kadar bulduğumuz en yüksek oran" tespitini aktarıyor.

Sürecin aynı zamanda toplumda bir tür "hafıza tazelemesi" etkisi de yarattığını düşünen Aksoy'a göre Türkiye'de yargı sistemi kamuoyunun gündemine genellikle iki nedenle geliyor: Adi suçlara ilişkin ceza indirimleri ve cezasızlık algısı ile siyasetin bir aracı olarak gündeme gelen davalar. Bu iki başlığın yargıya duyulan güvenin yeniden tesis edilmesini zorlaştırdığını ifade eden Aksoy, yakın gelecekte yargıya güvenin artmasına yönelik güçlü bir beklenti görmediğini söylüyor.

"Adalete güven daha da zayıfladı"

DW Türkçe'ye konuşan siyaset bilimci Can Kakışım ise Türkiye'de yargının tarafsızlığına yönelik güvenin zaten zayıf olduğunu, ancak 19 Mart sonrası yaşanan gelişmelerin bu algıyı daha da derinleştirdiğini belirtiyor:

"Adalete güven yani yargının tarafsız olduğuna dair inanç çok zayıftı. 19 Mart'tan beri daha da zayıfladı."

Kakışım'a göre kamuoyunda davanın siyasi motivasyonlarla başlatıldığı yönünde güçlü bir kanaat oluşmuş durumda. Davaya ilişkin iddianamenin kamuoyunda ikna edici bulunmadığını ve dosyada inandırıcı somut kanıtların yer almadığı yönünde yaygın bir değerlendirme olduğunu belirten Kakışım, bu durumun toplumdaki adalet algısını doğrudan etkilediğini ifade ediyor:

"Gerçekten siyasi saiklerle başlatılan bir dava süreci, ortaya doğru düzgün bir iddianame koyulamaması, dosyada inandırıcı somut kanıtların yer almaması kimsenin dikkatinden kaçmıyor."

Can Kakışım, kamuoyunda ayrıca Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve AKP'nin toplumsal desteğinin azaldığı yönünde bir algı bulunduğu ve "seçimi kazanma ihtimali olan bir siyasetçinin hedef alındığı" düşüncesinin yaygınlaştığı yönünde değerlendirmeler olduğuna dikkat çekiyor. Kakışım'a göre yargının siyasi çekişmelerin aracı haline geldiği yönünde bir imaj oluştuğunda adalet kurumuna duyulan güvenin korunması da zorlaşıyor.

Kakışım'a göre toplumun önemli bir bölümü davayı siyasi bir operasyon olarak görüyor ve bu algı yargının siyasallaştığı yönündeki tartışmaları güçlendiriyor. "Halkın büyük bir kısmı bu davayı siyasi bir operasyon olarak görüyor. O zaman halk nezdinde yargı tümüyle siyasallaşmış oluyor. Siyasi çekişmede bir silah haline gelmiş, silah olarak kullanılmış oluyor" diyen Kakışım, ekliyor:

"Eğer bir toplumda böyle bir imaj oluşmuşsa orada adalete güven, yargı kurumuna güven de doğal olarak kalmaz."

Kakışım, bu güvensizliğin özellikle gençler ve eğitim seviyesi yüksek kesimler arasında daha belirgin olduğunu söylüyor. Siyasete yeni ilgi duyan gençler arasında yargıya yönelik güvensizlik eğiliminin daha net görüldüğünü, eğitim seviyesi yükseldikçe bu güvensizliğin de daha belirgin hale geldiğini ifade ediyor.

Ekrem İmamoğlu'nun 19 Mart'ta gözaltına alınmasının ardından Saraçhane'de başlayan, daha sonra başka kent merkezlerine de yayılan protestolar, yargı süreçlerine duyulan kuşkunun öğrencilerden emeklilere, kadınlardan LGBTİ+ bireylere kadar farklı toplumsal kesimlerin ortak itirazına dönüştüğünü gösterdi. Böylece yargıya güven tartışması mahkeme salonlarının dışına taşarak sokakta da karşılık bulan toplumsal bir talep haline geldi.

"Güveni sarsan siyasetin müdahaleleri"

Can Kakışım'a göre bu algı yalnızca muhalif kesimlerle sınırlı değil: 

"Bence AKP'liler bile bunun farkında. Yargının nasıl araçsallaştırıldığını onlar da görmekteler. Ve bugün yarın onların da bu partizanlaşan, tarafsızlıktan uzaklaşan yargıdan dolayı şikayetçi olmaları bence çok şaşırtıcı olmaz."

Kakışım, bu tartışmayı anlatırken İmamoğlu'nun daha önce dile getirdiği bir uyarıya da atıf yapıyor ve hukuksuzluk algısının toplumun farklı kesimlerini de etkileyebileceğini belirtiyor:

"İmamoğlu, bugün benim diplomama el koyan yarın sizin de malınıza mülkünüze el koyabilir, demişti. Hukuksuzluk ve adaletsizlik herkes için zincirleme bir etki yaratabilir."

Bu tartışmanın çözümünün de doğrudan siyasetle ilgili olduğunu düşünen Kakışım, "Türkiye'de yargının dejenere durumu siyasetten kaynaklanıyor, yani adalete güveni sarsan siyasetin müdahaleleri ve onun partizan kadrolaşmasıdır" diyerek çözümün de siyasetten gelmesi gerektiğini ifade ediyor:

"Bunun yolu ise siyasi iktidarın değişmesidir, bu olmadığı takdirde yargı kurumlarının bağımsız ve tarafsız bir çerçevede hareket etmesi mümkün görünmüyor."

HRW raporlarında süreç

İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) tarafından yayımlanan rapor da Türkiye'de muhalefet belediyelerine yönelik soruşturmaları kronolojik olarak ele alıyor. Raporda özellikle 2024 yerel seçimlerinden sonra muhalefet belediyelerine yönelik soruşturmaların arttığına dikkat çekiliyor.

HRW'nin hazırladığı kronoloji, yerel seçimlerden sonra açılan soruşturma ve dava süreçlerinin giderek genişlediğini ve muhalefet aktörlerinin siyasi faaliyetlerini zorlaştırabilecek bir tablo ortaya çıkardığını değerlendiriyor.

Türkiye'de yargının bağımsızlığına ilişkin tartışmalar yalnızca dava süreçleriyle sınırlı değil. Son dönemde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı görevinden Adalet Bakanlığına atanan Akın Gürlek'in göreve atanması da hukuk çevrelerinde yargı bağımsızlığı ve kuvvetler ayrılığı açısından tartışma yaratan gelişmeler arasında gösteriliyor.

Duruşma sürecine ilişkin eleştiriler

İBB davasının ilk duruşmalarına ilişkin hukuk çevrelerinden de çeşitli değerlendirmeler geliyor. İstanbul Barosu tarafından yayımlanan gözlem raporunda davanın ilk günlerinde adil yargılanma hakkı açısından çeşitli sorunların gözlemlendiği ifade edildi.

Raporda mahkemenin bağımsızlığı ve tarafsızlığına ilişkin algı, savunma hakkının kullanımı ve duruşmaların aleniyeti gibi başlıklarda tartışmalı uygulamalar bulunduğu kaydedildi. Bu tartışmalar, Türkiye'de son dönemde yargının siyasi iktidarla ilişkisi ve yargı kadrolarındaki değişiklikler üzerinden yürütülen daha geniş bir güven tartışmasının parçası olarak da değerlendiriliyor.

Ayrıca yaklaşık 4 bin sayfalık iddianamenin cezaevi koşullarında incelenmesinin zor olduğu ve savunma hazırlığı için sınırlı imkân bulunduğuna ilişkin itirazlara da yer verildi.


DW Türkçe


DW-Reporterin Pelin Ünker

Pelin Ünker Yolsuzluk ve vergi adaleti üzerine haber yapan araştırmacı gazeteci. 

Bsky : @pelinunker.bsky.social







Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

IMF Karşıtı Annenin IMF Uzmanı Kızı

Cumhuriyet Halk Partisi Parti Meclisi üyeliğine seçilen Bilkent Üniversitesi Ekonomi Bölümü Başkanı ve IMF eski ekonomisti Doç. Dr. Selin Sayek Böke , üniversitede iktisat eğitimi alma kararının hayatının en güzel hatası olduğunu söylüyor. Anne Selin Sayek Böke ile ekonomist Selin Sayek Böke arasındaki dengeyi annesinden ilham alarak koruduğunu vurgulayan Böke, "CHP'de herkesin daha mutlu, refah içinde yaşayabileceği ekonomik ortamı sağlayacak politikalar üretilmesine katkıda bulunarak bunları somutlaştırmaya katkıda bulunacağım" diyor. Dünya Bankası ve IMF kariyerine sahip, güleryüzlü ve sıkı bir makro iktisatçı olarak bilinen Selin Sayek Böke ile CHP Parti Meclisi üyeliğinden annesi Türk Tabipler Birliği eski Başkanı Füsun Sayek ile olan ilişkisine kadar birçok konuyu masaya yatırdık. Böke, 11 yaşındayken kardeşi ile 'gazetecilik oyunu' oynadıklarını, hazırladıkları gazeteye ekonomi yazılarını yazdığını paylaşıyor. Kendisini ekonomi alanına yönle...

İran, Sıtkı Ayan’dan sorulur

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve oğlu Bilal Erdoğan arasında geçtiği iddia edilen ikinci telefon görüşmesinde adı geçen işadamı Sıtkı Ayan, özellikle AKP döneminde parlayan isimlerin başında geliyor. WikiLeaks belgelerinde de adı geçen Sıtkı Ayan’ın ismi İran ile yapılan ticari anlaşmalar ve yüksek devlet teşvikleriyle anılıyor.   Sivas’ın Gölova beldesinde doğup büyüyen Sıtkı Ayan, İstanbul İmam Hatip Lisesi ve Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ni bitirdi. Mesleğini icra yerine petrol işine girdi. Ayan’ın, İran ve Sudan’da petrol ve doğalgaz sahalarıyla ilgili yatırımları bulunuyor. WikiLeaks belgelerine göre ABD Ankara Büyükelçiliği’nden gönderilen kripto, Başbakan Erdoğan’ın İran’daki etkinliğini ve ilişkisini ortaya koyuyordu. ABD elçiliğinin belgesinde, 22 Şubat’ta Türk gazetelerinde İran ile Türkiye arasında müşterek bir yatırım projesi imzalandığı ve buna göre kurulacak olan yeni bir doğalgaz boru hattının, İran gazını Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşıyacağı belirt...

Panama Belgeleri: Hayyam Bey'in cenneti

Panama belgelerine göre Hayyam Garipoğlu, Sümerbank’a el konulmadan önce Niue’de bir şirket kurdu. Yaptığı açıklamada “Niue’nun adını bile duymadım” dedi. Panama belgelerinde, Türkiye tarihinin en büyük banka batırma olayına imzasını atan Hayyam Garipoğlu’nun da dört off-shore şirketi ile yer aldığı ortaya çıktı. Belgelere göre Garipoğlu’nun, Sümerbank davasında adı geçen Olsten Marketing Co Ltd’nin yanı sıra üç ayrı off-shore şirketi daha var. Bu şirketlerden biri Olsten Marketing’in kapatılmasından hemen sonra kurulan Niue merkezli Unitrade International Ltd olsa da Garipoğlu, Niue’nun neresi olduğunu dahi bilmediğini ifade ederek bu şirketin kendisine ait olduğunu yalanladı. Olsten, Mossfon müşterisi Sümerbank ile ilgili dava dosyasına göre Garipoğlu, Sümerbank’a el konulmadan bir gün önce, kendisine ait olan Romania International Bank’a 8 milyon dolar transfer etti, buradan da yine kendi paravan şirketi Olsten Marketing’in hesabına aktardı. Panama belgelerine göre...

#ParadisePapers: Off-shore biraderler

Berat ve Serhat Albayrak’ın Çalık Holding’de yönetici olduğu dönemde holdinge bağlı çok sayıda off-shore şirketi kurulmuş. Serhat Albayrak bu şirketlerden birinin bizzat direktörü. Dünyanın dört bir yanından çok sayıda politikacı ve iş insanının off-shore bağlantılarını ortaya çıkaran Paradise Papers’ta Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın damadı Enerji Bakanı Berat Albayrak’ın ağabeyi Serhat Albayrak’ın da ismi geçiyor. Serhat Albayrak, belgelere göre Malta’da bir off-shore şirketle bağlantılı görünüyor. Frocks International Trading Ltd adlı şirkette Albayrak’ın yanı sıra Çalık Holding çalışanları Mehmet Gökdemir, Murat Tarı ve Şafak Karaaslan şirket yetkilileri arasında bulunuyor. Murat Tarı 2000-2005 yılları arasında Çalık Holding’de genel müdür olarak görev yaptı. Mehmet Gökdemir Çalık Holding’e bağlı GAP Tekstil yönetim kurulu üyesi, Şafak Karaaslan Çalık Holding’in dış ilişkiler sorumlusu. Serhat Albayrak da söz konusu dönemde Çalık Holding genel müdürlüğünü yürütüyordu. ...